6 aydır kamuya mal olmuş bir beslenme alışkanlığım var. Bu biraz hamilelik gibi. Hamile kadının karnı hamile olmayanların ne kadar ilgi odağıysa (bkz. kaç aylık, kız mı erkek mi, adı ne olacak?), sürüden ayrılanların kursağından geçen her bir lokma da diğerleri için öyle. Hele ki Türkiye gibi canın boğazdan geldiği bir coğrafyada, sofradaki “öteki”ysen; sadece yiyip içtiklerin değil, yemeyip içmediklerin…
Kazara yogaya başladığımdan bahsetmiştim. 2 kez hocayla birebir çalıştıktan sonra, dün ilk grup dersime katıldım. Fıkra gibiydi: Bir Türk, bir İtalyan, bir Hollandalı, Azeri hocanın yoga dersine girmiş. Bu medeniyetler buluşmasının benim için en zorlayıcı yanı, grubun 2 yıldır birlikte yoga yapıyor olduğu gerçeğiydi. Damdan düşer gibi dahil olmuştum, üstelik bu 3. dersim olacaktı. Olsundu, pilavdan dönenin kaşığı kırılsındı. Çektim…
Başlarken şöyle yazdım Instagram profilime: Biraz günlük, biraz motivasyon, biraz da blog, #yersen Mantık basit: Ben yazıyorum, isteyen okuyor, birlikte gülüyoruz. Bitti. Sevgi, saygı, dünya barışı… Not: Hislerime tercüman olan Özer Aydoğan’a saygılarımla
Kendime yazdığım doğumgünü notunda (bkz. ona küçük sürprizler yapın), değişip dönüştüğümden dem vurmuştum. Bilen bilir, tatlı benim yumuşak karnımdı. Düşkünlük, aşk, tutku bu bağı tasvir etmekte yetersiz. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir duygu yoğunluğuydu diyeyim. Mesela kafam kadar tahinli-cevizli-vişneli çöreğin yanında dondurmalı sahlep içebilmekti. Annemin komşulara dağıtmasına fırsat vermeden, birkaç saatte aşure tenceresinin dibini görmekti. Gece vakti evde hiçbir şey yoksa,…
Can: Lacivert koyu mavidir. Bu yüzden de dark blue. Ben: Sen İngilizce biliyor musun oğlum? Can: Sadece renkleri ve sayıları biliyorum. Çünkü ben Türküm. (Bkz. 10 adımda bilingual milliyetçilik) #yersen
Bunca sene hep birileri kutlasın diye beklerken, bugün ilk (Cem’den sonra tabi) ben kutlayacağım kendimi: Aferin kız, iyi iş çıkardın! Çok sevdiğim ecnebi ifadesiyle, “so far, so good.” Bu 37 yıl hep “çiçekler-kelebekler” değildi elbet. Depresyon hırkasını forma yaptığın günler de oldu, deli bayrağını çekip “eaaah, yetti gayrı” dediklerin de. Bunca zamanda hayallerini, umutlarını, arkadaşlarını, hatta bazen yolunu kaybettin. Çelişkilerin…
Bu akşamki programımızı, Akıncılar (Alki Versiyon) ile açıyoruz: Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik Bin atlı o gün dev gibi iştahımızı yendik Haykırdı Ayşegül Çoruhlu, “akşam yeme!” diye Bir kış günü geçtik dark side’a kafilelerle Şimşek gibi atıldık sebzeye dört koldan Şimşek gibi her alkinin geçtiği yoldan Bir gün yine doludizgin koşu bantlarımızda Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla…
“Korktuğun zaman bil ki, korku da cesaret de aynı çemberin parçalarıdır. Bil ki çember senin içindedir. Demek ki, korkak olduğun kadar cesur olabilirsin. Ne kadar derine düşersen düş, bir o kadar yükseğe çıkabilirsin. Çemberi hatırla. Korkuya tosladığında, felakete uğradığında, çukura düştüğünde tek yapman gereken çemberde geri geri yürümektir; ta ki zıt parçaya ulaşana dek…” Elif Şafak, Şehrin Aynaları. Hayattaki iddialarımdan…
Bil Bakalım Seni Ne Kadar Seviyorum diye bir kitabı var Can’ın. Ondan yola çıkarak uydurduğumuz oyun sırasında 2-3 gün önce şöyle bir diyalog geçti aramızda: Ben: Seni ne kadar seviyorum biliyor musun? Can: Ne kadar? Ben: Everest’in tepesine kadar Can: Everest İstanbul’da değil ki! Ben: Hah işte düşün, o kadar uzaklara ve yükseklere kadar. Can: Ben seni ne kadar seviyorum…

